9 Ağustos 2011 - 08:02

Bismillah... “İran’la Türkiye’yi karşı karşıya getirme çabaları düşmanın son sıralarda üzerinde durduğu ciddi komplolardan biridir. İçimizdeki bazı mutaassıp çevrelerin hayasızca düşmanlık tohumları ekmeleri, tarihi referanslara başvurarak sözlerine inandırıcılık kazandırmak istemeleri düşmanın oyununa gönüllü alkış tutmak değilse bile tam bir gaflettir.”

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Bir önceki yazımızın son cümleleri yukarıdaki gibiydi. Düşmanın oyununa gönüllü olarak alkış tutmak değilse bile tam bir gaflettir, demiştik. Ama anlaşılan ortada gafletten öte şeytanın oyununa bilerek ortak olmak ve şeytana akıl vermek gibi bir vehamet söz konusudur.

Amerikancı İslam’ın önderlerinin kontrolündeki Zaman Gazetesi bu sürece öncülük ederken bazı heyecanlı çevreler ise Suriye’yi kurtarma operasyonunun(!) bir türlü başarıya ulaşamaması sabırlarını taşırmış olacak ki suçu başkalarına, bu cümleden olarak İran ve Hizbullah’ın üzerine atmak için didinip durmaktalar.

Amerikancı İslamcıların ne yaptıklarını bilerek, dünkü devrimci İslamcıların ise ülke sanki AKP iktidarıyla İslami ilkelere göre yönetilen adil bir düzene kavuşmuşcasına bir eda içine girerek ve mezhebi taassupla İran ve Hizbullaha saldırmaları tam da ABD’nin istediği yönde seyretmektedir.

ABD, AB ve İsrail, Suriye konusunda hiç de bizimkiler kadar aceleci davranmıyor ve gelişmelerin tam da kendi uğursuz planları doğrultusunda ilerlediğini, kendi külfetli görevlerinin gönüllü çevrelerce üstlendiğini görünce kıs kıs gülmektedirler. Çünkü başını ABD’nin çektiği Batı’nın, BOP da dahil İslam coğrafyasına yönelik planlarının en önemli bölümünü, bölgenin Türkiye ve İran gibi güçlü ülkeleri arasını açmak ve mezhep savaşı çıkarmak oluştururken dışarıdan yönlendirilen bazı çevreler inanarak ve gönüllü olarak bu görevi yerine getirmekte, komplonun farkında olmayan bazı heyecanlı çevreler ise birincilerin çizdiği ve sinsice uyguladığı sürece bilmeden katkıda bulunmaktadırlar.

Today’s Zaman Gazetesinin genel yayın yönetmeni Bülent Keneş tarafından ele alınan “Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü” başlıklı yazı bu yöndeki tahrik ve savaş çığırtkanlığna sadece bir örnektir. Herhangi bir kanıtın ortaya konulmadığı ve belli bir sonucun çıkartılmadığı bu yazı son günlerde sırf kafaları karıştırmak ve İran düşmanlığını yaymak amaciyle ele alınmış yazılardan sadece biridir.

Şimdi bu ısmarlama yazıdan bazı pasajlar:

“Irak'ın İran'la yürüttüğü savaşın propagandasını bir Arap-Fars savaşı şeklinde yaparak Arap devletlerinden destek bulma çabası, bir Arap ülkesi olan Suriye'nin İran'a verdiği destek duvarına hep toslamıştır. Suriye, Arap Ligi ve benzeri tüm Araplar-arası platformlarda İran rejiminin en büyük avukatı ve destekçisi olmuştur. “

Uluslararası emperyalizmin temsilciliğindeki Saddam’ın İran’a saldırması karşısında saldırıya uğrayanın yanında yer almanın ve bu komplonun Arap-Fars savaşına dönüşmesini önlemenin ne gibi sakıncası olabilir acaba? Bundan olsa olsa İslam düşmanları ve özellikle de siyonist rejim rahatsız olur herhalde...

“Tahran'daki sözde İslamcı devrim rejimi ile katı laik ve sosyalist Baasçı Şam yönetimi arasındaki tuhaf müttefiklik ilişkisi, başlangıçta beklendiğinin aksine, kısa sürede sona ermemiş ve bugünlere kadar gelmiştir.”

Yazar efendiye kalırsa İran bütün dünya ile ilişkilerini tamamen kesmesi gerekirdi, çünkü yeryüzünde İslami ilkeleri esas alan başka bir ülke yoktur. Ama ABD’yi “ehven-i şerr” niteleyen, İslam’ın baş düşmanı Vatikan ve Siyonist lobilerle diyaloğu/işbirliğini cemaat bazında bile caiz bilen, Kudüs’ün işgalcisi rejimi meşru otorite olarak gören bir ekole bağlı olan yazarın rahatsızlığı bundan dolayı olamaz herhalde. Büyük bir ihtimal yazarın rahatsızlığı öteki Arap ve bölge ülkelerine nazaran kısmen de olsa bağımsız davranan Suriye’nin, yasal otorite(!) İsrail’e karşı direnen Hizbullah ve Hamas gibi direniş güçlerine yardım eden İran’la işbirliği yapmasından kaynaklanıyordur. Doğal olarak bölgenin iki ülkesi arasında aslolan işbirliğidir, düşmanlık değil. Ama ne yazık ki yazarımız İsrail’in temsilcisiymiş gibi iki İslam ülkesi arasındaki işbirliğinden duyduğu rahatsızlığı “tuhaf” veya “ beklenenin aksine” ifadeleriyle dile getirmektedir.

“Tahran, ne zaman zora girse Suriye ekonomisinin ayakta durmasını sağlayacak ciddi ekonomik yardımlarda bulunmuştur.”

Dikkat edilirse yazar efendi, Başbakan Erdoğan’ın “...biz Suriye konusunu bir dış mesele olarak, bir dış sorun olarak görmüyoruz. Suriye meselesi bizim bir iç meselemizdir” diye tanımladığı bir ülkeye İran’ın ciddi ekonomik yardımlar yapmasından rahatsızlık duymaktadır. Kim bilir belki de Türkiye’nin iç meselelerine(!) karıştığı için İran’a ateş püskürüyordur. Topraklarının bir bölümü Siyonist rejimin işgali altında olan ve daima savaş tehdidi altında bulunan Suriye’ye ciddi ekonomik yardımlar yapılmasından herhalde en fazla düşmanları rahatsız olur.

Bazılarınca “yandaş medya”, bazılarının “muhafazakar çevreler” ve bazılarının da “Suudi sermayesinden beslenen medya” olarak tanımladığı bu eski siyasal/devrimci yeni liberal-laik İslamcıların, bu cümleden söz konusu yazarın dilinden düşürmediği konulardan biri de 1982 Hama katliamı ve İran’ın buna sessiz kalması hususudur.

Doğu ve Batı blokunun desteklediği Saddam rejiminin amansız saldırıları karşısında daha yeni zafere ulaşmış İslam devrimini ayakta tutma gayret ve çabası içerisinde bulunan İran’dan böyle bir beklenti niçindir acaba? İslami İran’ı meşrû bir İslam devleti olarak görüyorsanız almış olduğu karara saygı duymanız gerekmez miydi? Yok, hayır bölgedeki rejimlerden her hangi bir rejim gibi görüyorsanız, o zaman Hama katliamına sessiz kalan tek ülke İran mıdır? Madem Hama katliamı bu kadar önemlidir- önemli olduğunda şüphe yoktur- öyleyse İslam dünyasına model olarak sunmaya çalıştığınız AKP dönemi Türkiye hükümetleri niçin bu rejimle derin ilişkiler geliştirmiş ve hatta İran’ın bile yapmadığı ortak bakanlar kurulu toplantısı düzenlemişlerdir?! Yoksa bize helal de komşuya haram mıdır? Hama katliamında uzaktan yakından bir müdahalesi olmayan İran’ı bu olayla ilişkilendirmenin mantığı ne olabilir?

“Bağdat'taki Baas rejimini kendilerine rakip gören Suriyeli Baasçıların desteğini hep yanında bulan İran, bunun karşılığını fazlasıyla ödemiştir.”

Yazar efendinin ifadesiyle İran, Suriye rejiminin yardımlarının karşılığını fazlasıyla ödemiştir ve böylece borcu da kalmamıştır. Peki niçin hala Suriye rejiminin yıkılmasına karşı çıkmaktadır? Çünkü İran’a göre; bu rejimin yıkılmasını en çok ABD ve işgalci İsrail istemektedir ve bu niyetlerini açıkça ilan etmekteler. Çünkü varlığı tehlikeye giren siyonist İsrail rejiminin tek kurtuluş çaresi etrafındaki direnişi çökertmektir ve çok doğal olarak direnişe ev sahipliği, ön cephe ve üs görevini üstlenen Suriye bunun için hedef tahtasına oturtulmuştur.

Peki kıyam eden halk ne olacak, diye bir soru sorulabilir? Başka ülkelerde olduğu gibi özgürlük ve adalet talebi Suriye halkının da doğal hakkıdır elbet ve hükümetin bu taleplere olumlu cevap vermesi gerekir. Nitekim halkın birkaç ay önce dile getirdiği talepleri yönünde önemli adımlar atıldığı gözlemlenmektedir ve daha kapsamlı reformlar yapılması da gerekir. Buna kimsenin ve hiç bir ülkenin itirazı da olamaz zaten. Ama Suriye hükümeti bu reformları yaparken ve muhalif çevreleri diyaloğa çağırırken dış güçlerden beslenen bazı bağnaz çevrelerin silahlı terör eylemlerinde ısrar etmeleri karşısında rejimin kayıtsız kalması beklenemezdi herhalde. Terör gruplarıyla rejim arasındaki mücadelede masum/savunmasız insanların da öldürüldüğü oldukça üzücü ve aynı zamanda ibret vericidir. Halihazırda ülkemizde de aynı sorunla karşı karşıyayız ve terör örgütü PKK’dan silahı bırakıp siyasal zeminde faaliyet göstermesini istemiyor muyuz? PKK’lı teröristlere karşı ülke güvenliğini sağlamak yasal oluyor da Suriyedeki bağnaz tekfircilere karşı önlem alınması niçin yasal olmuyor acaba?!

Halbuki Tunus, Mısır, Yemen ve Bahreyn başta olmak üzere öteki Arap ülkelerindeki halk hareketlerinin hiç birinde silaha başvurulmadığı halde ve Suriye hükümeti kadar bile halkın taleplerine olumlu cevap verilmemişken halkın üzerine saldırılmakta ve savunmasız halk katledilmektedir. Ama bizim bu yeni liberal İslamcılar her nedense oralı olmak istemezler, çünkü bazıları bölgede oynanan oyunun farkında olduğu halde –kendilerine vaadedilenler karşılığında-gönüllü olarak komploya ortak olmakta iken bazı kesimler dolduruluşa getirildiklerini farkında olmadan emperyalist Batının oyununa gelmektedirler. Oyunun farkına geç de olsa varanlar ise hatalarını itiraf etmek yerine yine ilkesiz davranarak hiç bir faydası olmayacak sözde çözüm yolları sunmakta, pasta paylaştırmakta ve...

Ülkemizde bazı üst düzey siyasetçiler, medya organları ve taassuptan beslenen bazı çevrelerin ortaya koydukları tavırlar dikkatlice incelendiğinde tarih boyunca İslam toplumlarında meydana gelen olaylarla ne kadar benzeştiğine tanık olmaktayız. Geçmişte de halkın büyük kesimi farkında olmadan menfaat üzerine kurulu hiziplerin; dünyevi amaçları, yeni nüfuz alanları peşinde koştukları halde adaletçi görünen kesimlerin oyunlarına gelmiş ve farkında olmadan zalimlere, müstekbirlere destek olmuşlardır maalesef. Keşke tarihten ders alınsaydı...

Y. ZİYA T.YILMAZ